shadow

Pırıl pırıl bir deniz desen yok. Yakında deniz için kaçmalık bir mola vereceğin en yakın yer nerden baksan iyi ihtimalle 2-3 saat uzağında..

Günün rutininde duş al çık, on dakika içinde terle, klimalı ortamda kuru, dışarı çık tekrar terle, eve gel duş al çık, on dakika sonra yine terle döngüsü var.

İşte Ramazan da bu döneme denk geldi ve daha birkaç yıl da buna hazırlıklı olacağız.

Öte yandan bayrama geri sayım da başladı..

Bayram da arada yaz tatiline karışıyor birçoğumuz için..Özellikle büyük şehirde olunca, işten güçten vakit bulup denizle kucaklaşma, aile büyükleriyle kucaklaşmanın önüne geçiyor maalesef…

Artık eskisi kadar kolay değil hayat;  eskisi kadar içten değil…

Önem verdiğimiz değerler, zorlu hayat koşullarında kendini yeniden yapılandırıyor. Şekiller değişiyor, öncelikler değişmiyor. Kanımca çok değil birkaç yıl sonra “eski bayramlar”ı anlatacak kimse de kalmayacak büyük şehirlerde, çünkü yaşım hiç de genç olmamasına karşın ben bile uzun yıllardır o atmosferi yakalayamıyorum.

Bir yargılama değil elbette… Ama geleneklerin yaşatılmasından da yanayım…

Gelenek deyince… Hadi hep beraber bakalım şu Ramazan ve bayram geleneklerine… Teee Kaşgarlı Mahmud’un, Divan-ı Lugati’t-Türk ‘ünde rastlıyoruz “beyrem” sözcüğüne.. Farslardan işitmiş O da.. “neşe, sevinç günü” demek…

Yöre yöre öyle güzel şeyler var ki.. Mesela Samsun Bafra.. “Sele-sepet” adıyla bilinen ve ramazan ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gece bir şenlik gerçekleştiriliyor. Bütün ilçe halkı da katılıyor..

Asıl mesele çocukların ama bu şenlikte 🙂

İftarın ardından başlatılan şenlikte çocuklar taşıdıkları “sele-sepet” adı verilen fenerlerle evleri dolaşarak bahşiş topluyor. Bir yandan da, hep bir ağızdan,  “sele-sepet top kandil, aç kapıyı ben geldim. Ayda yılda bir kere, kapınıza ben geldim”  tekerlemesi söylüyorlar. Her gidilen ev, mutlaka bir ikramda bulunuyor ve verilen hediyeler taşınan sepetlerde biriktiriliyor.

Kayseri’de özellikle Ramazan aylarında yapılan” arabaşı” adlı bir yemek var..Bir çok aileyi bir araya getirerek sohbet etme fırsatı yaratıyor. Tavuk, hindi veya kaz etinin, kemiklerinden ayrılıp kavrulmuş un ile yapılan çorbasının, muhallebi kıvamında un ve su ile pişirilen hamurun birlikte yendiği, çok eski bir yemek olarak biliniyor.

Ramazan aylarında arabaşı, mutlaka birden fazla ailenin davet edilmesiyle, hep birlikte yenilen bir yemek..Bir araya gelen aileler, ev sahibinin hazırladığı arabaşı sofrası etrafında toplanıp, hoşça vakit geçirmeyi tercih ediyorlar. Arabaşı yenilirken, çorbaya hamuru düşüren cezalı sayılıyor ve arabaşını yapacak kişi olarak ilan ediliyor.

İzmir’de ise  18. ve 19. yüzyılda büyük iftar sofraları düzenlenirmiş. Kadınlar bütün mutfak hünerlerini ortaya koyarmış. Hatta gezginlerin seyahatnamelerinde “kentteki iftar sofralarında 140 çeşit yemek bulunduğuna” dair notlara rastlanmış ve en güzeli, Müslüman olan olmayan o sofraların misafiri olurmuş.

İşte geleneklerimizden bazıları… E bu yazıda otomobil nerede????

Buyrun size küçük bir Ramazan latifesi..Otomobil bu kez fıkrada…

************

Trafik polisi Temel’in kullandığı arabayı durdurur ve:

-“Sizi tebrik ederim beyfendi, bu günkü kontrollerimizde emniyet kemeri takan tek sürücü sizsiniz bu yüzden size 300 milyon lira ödül vereceğiz, ne yapmayi düşünüyorsunuz?” demiş.

Temel: “Hemen cidup bi ehliyet alacagim!”

Polis:”Ne! senin ehliyetin yok mu?” demeye kalmadan yandan Fadime söze girmiş;

-“Siz ona bakmayin memur bey içince hep boyle sapitiyi!..”

Polis iyice sinirlenmeye başlamış. Derken arkadan Dursun:

-“Ula!..Ben size demedim mi çalinti arabayla yola çikmayalim başimiza bi iş gelir diye..”

Trafik polisi iyice zıvanadan çıkmış ve bagajdan İdris atlamiş:

-“N’oldi uşaklar geçtik mi sınırı?”

************

Şimdilik hoşçakalın.. Haftaya görüşmek üzere…

Arzu KARAKOÇ
Power Medya Grubu

Yazar

Editör

Paylaş

shadow

Diğer Yazılar